RSS

Ve son.

Seyahatimin beş haftalık kısmını oluşturan Rusya hakkında genel yorumlar yapmak istemiştim, biraz gecikti ama affola. Buyrunuz efendim…

Mümkün olduğunca gezi sırasında almış olduğum notlari dogrudan buraya tasidim; kendi düşüncelerimle beraber özellikle konuştuğum Rusların da yaptıkları yorumları göz önünde bulundurdum ve şöyle bir liste çıktı ortaya :

Rusya’yla ilgili neleri sevdim ?

  • Her yaştan, fakir zengin hemen hemen herkesin sanat değer verisini, her şeyden çok sanatçılarıyla övünmelerini,
  • Eğitim ve sağlık sistemlerinin görece oldukça gelişmiş ve eşitlikçi yapıda oluşunu,
  • « Sonsuz seçenekler ülkesi » olan Rusya’nın o seçenekleri « henüz » değerlendirememiş olanlara bile verdiği umudu (Yolda tanistigim birinin bana dedigi gibi « burada bir hiç de olabilirsin, hiçten çıkıp bir ‘sey’ de »)
  • Yaklaşık yirmi yıl önce komünizm yıkıldığında dünyanın ne yoksul ülkelerinden biri olan Rusya’nın şimdi en fakir bölgelerinde bile yaşama standartlarının büyük ölçüde yükseltmiş olduğu  gerçeğini ve bu kadar kısa bir sürede dünyanın en büyük politik-ekonomik güçlerinden bir hâline gelişini (bu hızlı gelişmenin tüm « ama » larına rağmen…)
  • Çokulusluluk kavramının çok büyük bir oranda gerçek anlamda ne asimilasyon ne de ayrışma-çatışma uçlarına kaymadan Rusya’nın hemen hemen her köşesinde yaşıyor olmasıni. Buryatya’da yaşayan bir Slav’ın ya da bir Buryat’ın ötekini tolere etmekten öte onun hikayesini, yaşayışını, kimliğini kendiyle ilişkilendirmesi ve yüceltmesini,
  • Her ne kadar bir asır olmadan sonu gelmiş olsa da komünizm gibi bir ütopyayı denemek cesaretini, ekonomik düzene, Çarlığa, savaşlara, doğru-yanlış, saçma ya da mantıklı, karşı durabilme gücünü. (« komünizm » belki doğru cevap değildi ama « eşitlik » ve « hak »tan yola çıkan değişimlerin de mümkün olduğuna dair bana verdiği umudu)
  • Yirminci yüzyıl boyunca hemen hemen bütün ülkeler Batı teknolojisini ihraç ederek ekonomilerini büyütür ve gelişirken, Rusların bunu yerli teknolojileriyle yapmalarıni, yine sanatla ilgili ilk dediklerimle de birleştirirsek « üretmeleri »ni,
  • Böyle büyük bir coğrafyada (herhangi) bir politik düzeni yaşatabilmelerini.

Ve neleri sevmedim ?

  • Benim yabancı gözlerimden bile kaçmayan bir yolsuzluk, yolsuzluk, yolsuzluk.
  • Halkın yonetim uzerinde hak sahibi olduguna inanmayışıni, politik degerlendirmelerde ekonomik koşullarının ön plana çıkışıni, temsil edilme arayışından çok “ülke iyi yönetilsin de” mantığıni.
  • Güvensizlik. Eğer birini tanımıyorsan, o muhtemelen tehlikelidir, kötüdür paranoyasıni.
  • Bircok Rus’un kendini küçük, kuralları, devleti, gücü olanı oldugundan da çok büyük görüsünü.
  •  Çarlık ve komünist dönemi altında özgürlüklerini « içeride », düşünce ve duygularında bulan insanların şimdi komünist-sonrası dönemde bu hümanist değerleri yavaş yavaş kaybediyor oluşlarıni, insanların eylemlerinin  diger insanlar ve doga icin dogurabilecegi muhtemel olumsuz sonuçlarla gitgide daha az ilgileniyor oluslarini.
  • Şehirlere gelince farklı etnik köken ve dinler arasındaki inanilmaz uyumun belirgin bicimde azalmasıni
  • Moskova, St. Petersburg ve Rusya’nın geriye kalani arasındaki buyuk farkliliklari. Ciddi bir elit, eğitimli kesim ve diğerleri ayrımıni.
 
Leave a comment

Posted by Ekim 30, 2011 in MATRUŞKA

 

Dönüş

Hep kendi kendime düşünüyordum yolculuk boyunca, hayret o kadar sefalet, soğuk, hasta olmadım.

Sabah uçağımı kaçırdıktan sonra Moskova’da geçirdiğim kabus gibi günün ardından İstanbul’a vardım, bir kahve içtim pazar akşamı Kadıköy’de, eve döndüm, yatağımın içine kıvrılıp yattım. Yatış o yatış. On gündür ilaç kutularım, yatağım ve ben beraber yaşıyoruz. Neyse ki sonunda bu güzel birlikteliği sonlandırdım ve tekrar ayaktayım.

Moskova-2 yazısı falan da çıkmadı bu arada tabii. Yarın-öbür gün artık şehirleri, ülkeleri bir kenara bırakıp tüm seyehat hakkında genel bir şeyler yazacak ve Matruşka yazı dizisini de burada sonlandıracağım.

Tabii bu arada, film çalışmalarına da başlıyoruz. Ağırlıklı olarak Rusya’da yaptığımız röportajlardan oluşacak bu filmin de Ekim sonu-Kasım başı gibi biteceğini tahmin ediyorum. Elbette biter bitmez, yine burada yayınlayacağım.

 
5 Comments

Posted by Ekim 13, 2011 in MATRUŞKA

 

MOSKOVA

Ve son. Ben Türkiye sınırlarına çoktan girmis bulunmaktayim.

Kızıl Meydan’dan bir hikâyeyle başlayalım. Sovyetler Birliği’nin son yılları, Gorbaçov zamanı, tam tarih vermek gerekirse de1987 yılında, Almanyalı19 yasindaki amatör pilot Mathias Rust, Finlandiya’dan başladığı uçuşunu Moskova, Kızıl Meydan’a inerek sonlandırmı, izinsiz ucakla Kizil Meydan’a inmek!! Başlangıçta inanmadım bana anlattıkları bu hikâyeye, sonra sordum Google’a gerçekten doğruymuş sevgili okurlarım. Yani gerçekten bu “bacak kadar” Mathias bütün Sovyet hava savunmasını, Soğuk Savaş duvarlarını da Batı Almanya’dan Rusya’nın kalbine oturuvermiş. Kızıl Meydan’a inişinden sonra uçuş amacının Soğuk Savaş taraflarının arasındaki gerginlik ve şüpheyi azaltmak olduğunu söyleyen Mathias, belki verdiği mesajla değil ama dolaylı yoldan gerçekten amacına ulaşmış. Şöyle ki olay sonrasinda ordunun pretiji Sovyet halkının gözünde derinden sarsıldığı gibi Sovyet Hava Kuvvetleri’nin –birçoğu Gorbaçov’un reformlarına karşı duran- birçok general de görevinden alınmış, yani Gorbaçov’u güçlü muhaliflerinin askeri-politik arenadan çekilmesiyle de zaten hızlanmış olan reformların önü açılmış. Hikâyenin sonunu ise herkes biliyor.

Bu arada merak ettim araştırdım Mathias’a ne olmuş? Moskova’daki mahkemenin sonunda Mathias holiganizm, Sovyet sınırlarının ve uçuş izin düzenlemelerinin ihlalinden ötürü dört yıl çalışma kampı cezasına çarptırılmış. Fakat çalışma kampında can güvenliği büyük tehlike altına gireceğinden bunun yerine on dört ay boyunca Moskova’da hapiste kalmış, daha sonra Reagan ve Gorbaçov arasında Avrupa’nın nükleer silahlardan temizlenmesine yönelik imzalanan bir anlaşmayla beraber Reagan’ın özel isteği üzerine, Mathias bir iyi niyet göstergesi olarak Almanya’ya geri gönderilmiş. Mathias’ın Kızıl Meydan’a inen kiralık uçağına gelince şu an Deutches Technikmuseum’da sergilenmekteymiş.

Ya sonra? Mathias’a sonra neler olmuş? Üşenmedim araştırmaya devam ettim: Takip eden yıllarda Mathias, Almanya’da bir hastanede kamu hizmeti görevini yerine getirirken, bir aşk-meşk meselesinden dolayı kendisiyle beraber aynı hastanede çalışan bir kadını bıçaklamış; otuz ay hapis cezasına çarptırılmış, fakat iyi hâlden cezası on beş yıla indirilmiş. Sonrası ise şöyle: Bir ara Rusya’ya gidip ayakkabı satıcılığı yapıyor, Hindu olup Hintli bir kızla evleniyor, daha sonra boşanıyor Almanya’ya dönüp şiddet karşıtı, dünya barışına yönelik çalışmalarda bulunmak üzere bir düşünce kuruluşu(thınk-tank) açıyor, pokerden büyük paralar kazanmaya başlıyor, tekrar evleniyor, Hamburg’da bir finans danışmanı oluyor…

Hikâyenin parçalarını birleştirip anlamlandırmaya çalışmıyorum boşuna. Bir gün Mathias’la tanışma umuduyla diyorum sadece.

Şimdi bu hikâyeden sonra bundan daha ilgi çekici yazacak bir şeyler bulmak zor, ama ben yine binlerce insana mezar, daha nicesine kutlama yeri olmuş Kızıl Meydan’a dönüyorum. Şu ünlü Saint Basil Katedrali’nin fotoğrafını görmeyen yoktur herhalde, yakından daha da güzel, Avrupa kiliselerinden ne kadar da farklı, bir kiliseden çok şu masallardaki şekerden yapılma şatoları andırıyor. Bu sefer de bu katedralle ilgili bir hikâyeyi anlatmaya başlıyor arkadaşım: Kızıl Meydan’daki bu büyük, güzeller güzeli katedral inşa edildikten sonra, Çar katedralin tamamlanmış hâlini görür görmez, yanındakilere katedralin yetenekli mimarını alıp gözlerini kör etmelerini emretmiş ki ömrü boyunca bunun kadar güzel bir başka yapıt daha ortaya koyamasın, St. Basil biricik kalsın. Ekaterinburg’daki şu kocaman bir kilisenin inşaatında çalışıp da parasını alamayan taksici geliyor aklıma hemen, hemen dersimi çıkarıyorum: Rusya’da kilise, katedral mi yapılıyor uzak duracaksın. Öte yandan, bir de bizim Antalya’daki St. Basil Katedrali’nin kopyası WOW Kremlin’i de düşünmeden edemiyor insan, durumun ironisine gülsem mi, Çar ya da mimar ya da her ikisi için de üzülsem mi bilemiyorum.

Tabii, Stalin’in dâhiyane(!) fikri üzerine vücudu mumyalanarak Kızıl Meydan’a konulmus  Lenin’i de ziyaret ediyor, kendisine Türk sempatizanlarının selamlarını iletiyorum. Ne yalan söyleyeyim sevgili Lenin’i tüm beyazlığına rağmen düşündüğümden daha yakışıklı buluyorum.

Lenin’i ziyaret ettiğimi Moskova’da kime söylesem, “Aa, tabi görmeden olmaz, ben de ne zamandır gidip görmedim bu aralar bir gitsem iyi olacak.” diyor ve bana “Lenin’in vücudunu kemiren bakteriler” gibi zaman zaman gazetelerde çıkıp da Rusları dehşete salan haberlerden bahsediyorlar. Bir Moskova’nın Mercedes ve ciplerle dolu geniş caddelerine, devasa Coca Cola, Mc Donalds panolarına, Lenin’in tam karşısındaki büyük, ultra lüks alışveriş merkezine bakıyor, onlarla farklı konulardaki konuşmalarımı hatırlıyor, sonra Moskovalıların kalben hâla Lenin’e bu kadar yakın hissedip de düşüncelerinin nasıl bu kadar ayrı düştüğüne şaşırıyorum.

Ama işte bu kafa bulandırışını seviyorum sanırım en çok Moskova’nın ışıklı bulvarlarını, parklarını, binalarını sevdiğimden de çok: St. Petersburg gibi bir Avrupai havasi olmasına rağmen her şeyin boyutça çok büyük olmasıyla biraz da Amerika fotoğraflarını anımsatıyor Moskova’dan görüntüler; ama bir yandan banliyöleri, Sovyet izleri, tarihi dokusu, insanın yüzüne yüzüne çarpan eşitsizlikçi gelir dağılımıyla yine de oldukça Rus, oldukça gerçek, kalp atışlarını hissedebileceğiniz bir şehir Moskova.

Uzun uzun çalan melodik kilise çanlarının sesini takip ediyor küçük bir kiliseden içeri giriyorum, ayin var, içeride çok fazla vakit geçirmeden çıkıyorum, bu sefer çıkıştaki küçük bina çarpıyor gözüme. Bu de ne acaba diye bir bakıyorum ki içeride poğaçalar, kurabiyeler satıyorlar kiliseye yardım için, fiyatlar da çok makul. Hemen diyorum bana bundan bir tane, şundan iki tane, ooh oturma yeri de varmış üstelik. İçeride çayını içen Moskovalılar, bir turistin mekânlarını keşfetmesine oldukça şaşırıyorlar; ben de hem kabaklı poğaçamın tadı enfes olduğundan, hem de keşfimden dolayı pek mutlu oluyor keyifli keyifli yutuyorum tepsimdekileri, sıcak çayımdan yudumluyorum. Tekrar kendimi sokağa attığımda, aynı mimari stile sahip bir başka bina daha görüyorum bizim poğaçacının yanında, Çarlık döneminden kalma İngiliz Konsolosluğuymuş, eh, aynı bizim poğaçacı işte, içerisini görmüş kadar oldum, diyorum kendi kendime.

Bu küçük kilisenin biraz ilerisinde kocaman altın kubbeli bir başka kilise var, yine öğrendim ki bu kilise Sovyetlerin dağılmasından sonra bağışlarla da desteklenmiş olmakla beraber daha çok sembolik anlamlar taşıyan yeni Rus Federe devletinin Ortodoks cemaatine bir hediyesiymiş. Hani şu tavana bakmaktan boynun ağırdığı, yarattığı o etkiyle inanmayana bile Tanrı’yı, İsa’yı, Meryem’i düşündürten kiliselerden, fakat elbette bu kilise Moskova’da olduğundan tahmin edersiniz ki benzeri kiliselerin çok çok daha büyük ve ihtişamlısı.

Sonraki iki günümden birincisi iki Rus arkadaşımla Moskova yakınlarındaki bir ormanda mantar toplamakla, ikincisi ise topladığımız sepet sepet mantarları pişirmek ve yemekle geçiyor. Kırmızı benekli mantarlar, kahverengi iri, çok lezzetli olduklarını söyledikleri mantarlar, sarı etli mantarlar, ağaç diplerindeki minik beyaz mantarlar… Yok biz sadece sarılardan bazılarını, kahverengileri ve küçük mantarların bir cinsini topluyoruz, kırmızı mantarlara ellememe bile izin yok. Moskova gibi bir şehirde iki gününü bu şekilde harcamak her ne kadar saçma görünse de mantarlar dünyasına ait çok önemli sırları ele geçiriyor, ikinci günün sonuna kadar “Acaba zehirlenir miyiz?” heyecanı yaşıyor, daha önce beyaz kültür mantarından başka mantara dokunmamış bendeniz yeni bir dünyanın kapılarını aralıyorum.

Üstelik ormandan eve dönerken Rus zenginlerinin lüks banliyösü Roblovka üzerinden geçiyor, oralara da şöyle bir göz ucuyla bakma şansı buluyor; ayrıca, trafikte bir-iki saat kalarak güzel-bir-pazar-günü-Moskova-dönüşü-trafiğini de tecrübe ediyorum.

Çok uzattık, sanırım bir Moskova-2 yazmak şart oldu…

 
Leave a comment

Posted by Ekim 2, 2011 in SÜT VE BAL

 

ST. PETERSBURG

St. Petersburg,ilk bakista gözleri yasli bir Paris gibi görünüyor bana once, ama islak kaldirimlarinda saatlerce yürüdükten sonra biraz Roma, biraz Atina, biraz Londra, Avrupa’nin dört bir kosesine rastliyorum onda. (“Schengen vizesi cikmayanlara birebir” diyorum:))

Fransa’dayken Paris’te yasayanlar ve digerleri ayriminin cok benzeri Rusya’da Moskova ve St.Petersburg’da yasayanlar ve digerleri seklinde var.  Fakat, Moskova’yla St.Petersburg da bir baska cesit hiyerarsik siralamaya giriyorlar sonra yine kendi aralarinda; Moskova, dinamizmiyle “geçiyor” St.Petersburg’u, St. Petersburg ise “entellektuelligi” ile. Ama benim konustugum kisilerden cogu, Msokova’yi tercih ediyor St.Petersburg’a, St. Petersburg’u “yapay”, Moskova’yi tum ultra-zenginleri ve satafatli mekanlarina ragmen ”daha gercek” buluyorlar.

(Ben de Moskovacilardanim)

Burada tanistiklarimdan biri, kirmizi bereli, kirmizi ince çorapli yasli bir kadini isaret ediyor hafifce basiyla, “Mesela diyor bu kadin Rusya’da ancak St.Petersburg’da bu sekilde gezebilir.”

Piter diyorlar Ruslar genelde uzuun St.Petersburg yerine, ama gençler ve yaslilar hâlâ Leningrad adini da kullaniyorlar sehir icin, birinci grup hafif dalga geçercesine, bir de muhtemelen ayni isimli ünlü müzik grubuna sevgilerinden-, ikinci grup ise daha çok aliskanliktan, biraz da nostalji yaparcasina.

Bu arada “Leningrad” grubu da neymis diyorsaniz soyle de reklam verelim efendim:

 

Unlu bir “Hermitage”’i var St.Petersburg’un, icinde Rusya’nin en buyuk, en kapsamli muzesini barindiran aslen bizim Deli Petro dunyanin geri kalaninin Buyuk Petro, Ulu Petro dedigi sehrin kurucusu I. Petro’nun sarayi. Yine Fransa’ya referans vererek Fransa’nin ünlü Louvre’unun Rus karsiligi diyebiliriz. Ama ben o kadar fazla zevk almiyorum nedense sarayda dolasmaktan, ondan fazla sehrini gezdigim Rusya’ya bir de bir muzeden bakayim, beklentisiyle gidiyorum sanirim. Oysa Rusya’ya dair pek bir sey yok muzede, muzenin yarisindan cogu 17.,18. yy Avrupa sanatina ayrilmis,  bir kati ilk cag ve oncesinden kalma buluntulara. Ertesi gun St.Petersburg’a bagli kucuk bir yerlesim yeri olan Puskin’deki Katerina Sarayi`nda dolasmaktan saraydaki  sergilenen alan görece çok çok daha kucuk olsa da daha çok keyif aliyorum. Ozellikle de butun muzeyi gezdikten sonra sarayin  svastan onceki hâli, savas sirasinda yasananlar ve savas sonrasi bir harabeden restore edilisinin fotograflarina bakmak sarayi butun tarihiyle beraber kucakliyormusum hissini verdi bana. Az once icinden ciktigim dort bir tarafi altin kapli odanin, ciriliciplak, ici bombalarla dolu fotografini gormek, ya da Ruslarin Almanlann yagmalamasin diye kusatmanin hemen oncesinde tahta kutulara koyup St.Petersburg’da katedralin bodrumuna saklayislarini ve ertesi sene Devrim’in yildönümünu o bodrumda tahta kutularin yaninda kutlayislarini.

Birbirinden güzel bes gün geçirdim St.Petersburg’da ama baska da yazacak bir sey bulamiyorum hakkinda iste, garip… Unlu sehir, daha bir seyler anlatmak gerekir diye durtuyor icimden bir seyler ama uzgunum bu kadar bende iz birakanlar.

 
5 Comments

Posted by Eylül 28, 2011 in MATRUŞKA

 

EKATERINBURG

Iki gun iki gecelik bir tren yolculugundan sonra gece geç bir saatte Ekaterinburg’a variyoruz. Bindigimiz taksinin soforu Tacikistanli, aslinda Tacikistan’dan Ekaterinburg’a, Ekaterinburg’daki buyuk bir kilisenin insaatinda calismak uzere kaçak isci olarak gelmis. Aylarca bu insaatta calsmasina ragmen kilise hazir olup bitince calisan iscilerin hicbirine paralarini vermemisler, isciler de Rusya’ya calisma izinleri olmadan geldikleri icin herhangi bir sekilde haklarini savunamamislar; daha once hayal ettikleri gibi paralarini alip memleketlerine donmek yerine bircogu ister istemez Ekaterinburg’da kalip farkli islerde calismaya baslamislar.

« Her sey tamam da » diyor dertli taksici « Yaptigimiz da ev, isyeri degil ki kilise, nasil olur da paramizi vermezler. »

Ekaterinburg da II. Katerina tarafindan kurulan sehirlerden. O yuzden Katerina ve hakkindaki binbir dedikoduya dair muhabbetleri Ekateri

nburg’da sik sik duyuyoruz. Daha once benim de zaman zaman guldugum Katerina ve sevgilileri hakkindaki şakalar artik daha cok içimdeki feministi uyandiriyor. Carlik Rusyasi tarihinin en onemli isimlerinden biri olan bir çariçenin cogu sac

maligin daniskasi skandallarla karalanmaya calisilmasinin(Katerina’nin sevgilileri arasinda atlarin da evet, evet sarayin ahirindaki atlarin da oldugunu biliyor muydunuz?) ancak Katerina “kadin” oldugu icin mumkun olusu, kadinlarin “bedenlerini” ya da bizim deyisimizle “namuslarini” soz konusu ederek onlari zayiflatmanin, kucuk dusurmenin kolayligi ve yarattigi adaletsizlik…

Sovyetler donemindeki adi Sverdlovsk olan Ekaterinburg, uzun yillar boyunca bolge sinirlari icinde yapilan-cogu askeri teknolojiyi gelistirmeye yonelik-ust duzey bilimsel arastirmalar nedeniyle yabancilara kapaliymis.

Su anda ise Ekaterinburg, hizla buyuyen ekonomisi ve nufusu ile Moskova ve St.Petersburgdan sonra yabanci yatirimcilari en cok ceken sehirlerden biri. Buna ragmen, ogrendim ki Ekaterinburg’a bagli birkac kucuk sehir ve kasabaya yabancilarin girmesi yine ayni sebeplerden dolayi halen yasakmis.

Alex ve Rita’nin yaninda kaliyoruz Ekaterinburg’da, Budist çiftin evlerinin dört bir tarafi Budist ikonlarla dolu. Rusya’da bir Budist’le tanismanin pek ilginc bir tarafi yok, ama Slavik kökenli olup da Ortodoksken Budist olmaya karar vermis hic kimseyle tanismamistim daha once. Hatta Alex Budist olmakla kalmamis, Ulan-Ude’deki buyuk manastirda gecirmis iki yilini. Fakat Budizm hakkinda butun okuduklari ve ogrendiklerinden sonra manastirda gerceklestirilen rituellerin bircogunun Budizm’in dusunce odakli, nesnel olmaktan çok spirituel özüne ters dusen, Samanist gelenekten gelme uygulamalar oldugunu dusunerek terk etmis manastiri.

Derin tartismalara giriyoruz onlarla dinler, inanclar, insanlar, bencillik, evrensellik uzerine… Budizmin-daha dogrusu Alex ve Rita’nin yorumundan gecmis Tibet Budizmi diyelim- “ice donuklugu”, “kisisel gelisime” yaptigi vurguyu yadirgiyorum ben biraz, Anlattiklari en basta kulaga hos gelmekle beraber insanlarin arasindaki ve insanla “disaridaki” evren arasindaki iliskiyi kucumsuyor gibi geliyor bana. Alex’le bu konudaki tartismamizi bir sona vardiramiyoruz, Alex bencilligin insanin ozunde oldugunu, aradigimiz her ne varsa onun disarida bir yerlerde degil icimizde oldugunu soyluyor. Oysa ben daha en basindan “disarisi” ve “icerisi” ayriminin yapay ve sorunlu oldugunda israr ediyorum, yok bir yere varamiyoruz.


Donuse ne kadar da az kaldi, Moskova’ya dogru yola cikiyoruz.

 
Leave a comment

Posted by Eylül 24, 2011 in MATRUŞKA

 

BAYKAL Ulan-Ude, Irkutsk…

Ve tekrar Rusya’dayiz. Özlemisim.

Ulan-Ude, Buryatya (Baykal Gölü’nün dogu kiyisinda, Rusya Federasyonu’na bagli özerk cumhuriyet) ilk duragimiz. Sehirde bir festival havasi, gunesli, nefis bir hava, caddeler meydanlar tiklim tiklim, fonda surekli degisen bir muzik.Herkesin elinde ya bir paket patlamis misir ya pembe bir pamuk sekeri (Ben patlamis misir alma gafletinde bulundum, Rusya’daki patlamis misirlarin tuzlu degil sekerli oldugunu unutarak. Rusya’da en çok takildigim seylerden biri bu, memleketimin bol tuzlu patlamis misirlarini özledim. ) Ne oluyor burada hayirdir, dedik. Ulan-Ude’nin kurulusunun 350. yiliymis meger, iki gun boyunca kutlamalar surecekmis, yani tam da bizim kalacagimiz sure boyunca. Pek neselendiriyor bu haber bizi. Iki gun boyunca bir Mogol Halk Danslari grubu gosterisi, bir Buryat pop star konseri diyor, oradan oraya zipliyor, Ulan-Ude’nin kurulusunu can-I içten kutluyoruz. Asil Ulan-Ude’ye gelmek istememizin sebebi buranin Rusya’da budizmin merkezi olmasiydi aslinda, Baykal’a gitmeden ugrar, sehrin yakinlarindaki buyuk Budist manastirina gideriz, demistik. Ama yok butun sehir boyle kutlamalarla cosarken biz de eglenceyi birakip sehirden ayrilamadik; Buryatlarla beraber Ulan-Ude’nin kurulusunu ve Buryatya’nin Rusya Federasyonu’na “gonullu”  katilimini kutladik da kutladik (bizler icin anlamasi zor bir kavram bu tabii, bagimsizlik gunu degil de bir nevi “beraberlik” gunu!)

 

Son günün aksami kutlamalar stadyumdaki dans gosterileri, buralarda çok sevilen bir Rus pop starin konseri ve en sonunda yarim saat suren bir havaifisek gosterisiyle sona erdi. Konser tartismasiz stadyumu dolduran birçok kisi için gecenin en keyifli kismiydi-pek muhtemel ki zaten orada olmalarinin birincil sebebi bu konserdi zaten; bizim içinse yine tartismasiz en komik. Konser sakin sakin devam eder ve ben tekrarlayan ritimlerden sikilmaya baslamis, bari bir yandan ise yarar bir sey yapayim diye minik bilgisayarimi cikarmis ve yazmaya baslamisken birden dort bir yandan cigliklar kopmaz mi? Bir de kafami kaldirdim ki stadyumun yarisi sahaya atlamak icin birbirini eziyor. Meger bu popstarimiz sevenleriyle daha da yakin olmak istemis, isterseniz sahneye dogru yaklasin demis, sonrasi izdiham ve yaklasik yarim saat boyunca dev ekranda popstardan buyuk yer kaplayan Rus polisi. Kendilerini sahneye atan yuzlerce sevgili Ulan-Udeli’yi gormek isterseniz:

En sonunda ise stadyumun neredeyse tamami sahneye inmisken sicakkanli popstarimiz da korkuya kapilip lütfen kimseye zarar gelmesin, yerlerinize dönün, ancak herkes yerine döndükten sonra konsere devam edecegiz, dedi ve yarim saatten fazla bir sure boyunca(tam bilemiyorum ne kadar surdugunu, biz bekleyemeyip ciktik o sirada stadyumdan) öylece sahnede bekledikten sonra ancak konserine devam edebildi .

Baykal’in benim gordugum kisminda cok etkileyici, farkli bir sey goremedim(asil benim gormedigim kuzey ve dogu kiyilarinin cok guzel oldugunu duydum, o yuzden haksizlik etmek istemem) ama bolgedeki sehirleri(Ulan-Ude ve Irkutsk), koyleri cok sevdim, daha once bulundugum Rus yerlesim yerlerine kiyasla cok daha yesil, Sovyet öncesi mimarisi daha iyi korunmus sevimli yerler. Ama hele bir de Arşan’a gittik ki-Ruslarin populer tatil mekani, zirvesinde kar eksik olmayan daglarin yani basina kurulmus bir koy- inanilmaz guzellikteydi. Ormanda yuruduk, daga tirmandik, renkli catili, ahsap evlerin arasinda dolastik; yesile hasret kalmis biz garibanlara cok iyi geldi buralari.

Ve bütün fotograflar icin:

https://picasaweb.google.com/114692556867485580356/MATRUSKA3

 
Leave a comment

Posted by Eylül 21, 2011 in MATRUŞKA

 

FoToGrAfLaR 2

Guncellenmis yol haritam:

 

Vee yeni Barnaul, Altaylar, Mogolistan fotograf albumu (MATRUSKA 2) icin:

https://picasaweb.google.com/114692556867485580356/MATRUSKA2

 

 

 

 
1 Comment

Posted by Eylül 18, 2011 in MATRUŞKA

 

MOGOLISTAN-3 Ulanbatur

Ulanbatur ne kadar da farkli bizim simdiye kadar gordugumuz Mogol sehirlerinden ; sehre giden butun yollar asfalttan.

Sehre girdigimiz gibi kendimi evde gibi hissettiren bir trafik ve carpik kentlesme manzaralari.

Iyi ki bircok akilli insanin yaptigi gibi Mogolistan’i gezmeye buradan baslamadik dedim kendi kendime. Buradan bakinca –ozellikle de turistlere yonelik tum medyanin arasindan bakinca- Mogolistan’in geri kalani ne kadar romantik gozukuyor ; soyle bir atima bineyim de asayim bozkirlari, bir yurda varip « hancay iceyim », dag bayir gezeyim ruhum temizlensin, diyor yabanci, ne guzel memleket. « Yol »suzluktan, besinsizlikten, susuzluktan, parasizliktan eser yok Ulanbatur’da gosterilen « yurt » fotograflarinda. Ülke nufusunun 1/3ünü barindiran-ulkenin kalbi, kirli havayla dolu akcigeri -Ulanbatur merkezli en popüler turist aktivitesi, buradan çöl, göl gezmeye gitmek. Oysa Ulanbatur’u merkez alip « gorulmesi gereken yerleri » gorup Mogolistan’dan ayrilan birinin buradan biriktirip gittigi anilar, fikirler, fotograflar, bizim gibi yoldaki taşlarla kavga ede ede yavas yavas baskente gelen birinden cok farkli olacaktir ki –simdi karsilastirmam pek nesnel olmuyor tabii ama  - madem Mogolistan’a turistik gezi gibi bir isteginiz var bir kere, ikincisi tercih edilmelidir diyorum.  Nacizane fikrim sudur ki cografi olarak bu kadar buyuk bir alana dagilmis, ulke halkinin yarisinin hala gocebe yasadigi bir ulkeyi baskent merkezli ziplayislarla kare kare gormek yerine once avarece o « yurt » senin bu «dere » benim denmeli,  sonrasinda bu kulturun uzerine oturmus komunist gecmisli kapitalist yuzlu sehri gormeli. Uzun yolculuklarin tum nahos yanlarina ragmen, sirtimda hala agri, burun deliklerimde kum « iyi ki de boyle yapmisim » diyorum.

Bir dere kenarinda cadir kurdugumuz geceyi hatirliyorum, Mogolistan’daki ucuncu gecemiz. Buz gibi hava, tezek toplamaya basliyoruz etraftan ates yakmak icin. Bir saat sonra ancak kivamina geliyor ates, ama bir anda  tum gozeneklerimizi dolduran tezek kokusuna dayanamaz hâle geliyor , atesi oylece birakiyoruz ;  emeklerimiz kül oluyor. Ne kadar kocamansa gokyuzu gunduz, karanlik da oylesine dev geceyarisi. Uyku tulumumun icinde iki buklum uyumaya calisiyorum; cadirin ustune disarida gezinen hayvanlarin golgeleri dusuyor ara ara, sesleri bazen yakinda bazen uzakta. Sabah uyandigimda bir de bakiyorum ki yuz-yuz elli hayvanlik bir suruyle beraber neredeyse « koyun koyuna » gecirmisiz geceyi. Bunlari dusunurken simdi Ulanbatur’da sik bir apartman dairesindeyim, dört duvar ve sicak su.

Ben diyenlerin yalanicisiyim dediler ki dunyanin en buyuk acik hava pazarlarindan biri Ulanbatur’daymis. Once aa, dedik, sasirdik, sonra da bir gorelim bakalim nasil bir seymis, belki su transa gecirten Mogol ensturmanindan buluruz ucuza, diyerekten basladik pazar alanina dogru yurumeye. Dunya siralamasini bilemiyorum elbette ama çocuk odasi mobilyalarindan antika askeri madalayalara, terlik pabuçtan gece elbisesine kadar ne ararsan var pazarda ; Cin ve Rus urunleri agirlikli. Ve cok ilginc ki pazarlik kavrami pek yok Mogolistan’da, genelde saticilarin verdikleri fiyat gercekten o urune bicilmis adil bir fiyat ve kolay kolay indirim yapmiyorlar. Ne yazik ki aradigimiz enstrumani iyi bir fiyata bulamiyoruz ama kaderin cilvesi  « made in Turkey » kalinca bir hirkayi, rotamiz kuzey, soguk olur simdi oralar, diyerek, bohcamiza atiyoruz.

…Ve genis caddeler Budist manastirlar sarhoslar sik giyimli beyler bayanlar merkezden biraz disari cikinca ciplak ayakli cocuklar bir yer sorunca isini gucunu birakip seni oraya goturen ya da bilmiyorsa telefonla arkadasini arayip acik adresi ogrenen kocaman insanlar…

Rusya´ya donus yolundayim.
 
Leave a comment

Posted by Eylül 18, 2011 in MATRUŞKA

 

MOGOLISTAN 2- Bir Minibus Yolculugu

Ulangom’dan Ulan-Ude’ye

Sabahtan konusuyoruz Ulangom’da meydanda bekleyen soforle. Asil istedigimiz Mogolistan’in kuzeyindeki sehirleri takip ederek bir hafta icinde ulasmak Ulanbatur’a ama konustugumuz herkes bu planin kesinlikle imkansiz oldugunu , ancak bir kez Ulanbatur’a vardiktan sonra istedigimiz herhangi bir sehre gidebilecegimizi soyluyor. Biz de yolculugumuzun basinda bu sozlere kulak asmayip once su köy, sonra bu köy deyip iki gunde ancak iki yuz elli kilometre kadar yol alabildigimizden en sonunda “aci gerçegi” kabulleniyor, ogleden sonra beste Ulanbatur’a hareket etmek uzere soforlerden biriyle anlasiyoruz.

Saat bese ceyrek kala beklemeye basliyoruz. Bes bucukta saatimizin nasil olduysa bir saat ileri oldugunun farkina variyoruz, saat dort bucuk. Aa nasil oldu ki neyse iyi o zaman suradaki bakkala gidip bir iki yiyecek sey alalim diyoruz. Onca sekerleme arasindan cikolata ve toz seker kapli fistiklari seciyorum-ki daha sonra yolda pisman olarak bir kutu da tuzlu fistik alacagim- Saat dort kirk bes: Yanimiza gelen iki sarhos adamla konusuyoruz. Saat dort elli bes: Ehh bes-on bilemedin yirmi dakika da bekleriz. Bes bucuk: Kimsecikler yok. Ariyoruz: “Geliyoruz, geliyoruz.” diyor karsi taraf. Kitabimi aciyor, okumaya basliyorum. Altida tekrar ariyoruz: “Evet, yola ciktik, bes dakikaya oradayiz.” Yemek yemeye karar veriyoruz. Alti bucuk: Yemeklerimizi yedik bekleme yerimize donuyoruz. Yedi bucuk: Araba gelir.

Fakat nasil olur minibuste sadece yolcu sayisi kadar koltuk var! Neyse ki yol ustunde iki aileye ugrayarak yolcu sayimizi bes-alti arttiriyoruz.

Zipliyoruz da zipliyoruz. Neyse ki minibusun ici yumusak deriyle kapli ki tavana carpislarimizi ciddi zarar gormeden atlatabiliyoruz. Fakat ne yazik ki dizime ve sirtima batan demir çubuklara bir care bulunamamis; her uzun ziplayis da bir cizik.

Sicak. Camı açinca her yer toz.

Iki gun iki gece yol. Oturmak bile buyuk zahmet isterken baska hicbir sey yapmanin imkani yok; iste, zaman egrilmeye basliyor yine, bukuluyor, buzuluyor, kuculuyor. Ciplak daglara bakiyorum. Kendime. Dünyaya. Iki dakika sonrasinda unutacagim siirler yaziyorum kendi kendime. Bilinmeyen ülkeleri ziyaret ediyorum. Dogmamis insanlarla tanisiyorum. Duyulmamis melodiler, gorulmemis cizgiler… Daglardan steplere dogru gecip gokyuzu buyudukce , içimde gezinenler de baskalasiyor, buyuyor… Bas kahramani hala ben miyim hayallerin yoksa baskalarinin hayallerine mi carpiyorum yanlislikla?

Saatler siliniyor tamamen, sanki yillarca bu koltukta ziplayabilirim.

Yagli etli makarna, Hançay(tuzlu, sulandirilmis sut), et, et. Tekrar yola koyuluyoruz.

Bir sonraki durakta aynaya bakiyorum. Yuzumun konturleri tozla kaplanmis, yansimamla gulusuyoruz.

Acilan her yemek paketi minibusun icinde donuyor ; verilen bir seyi tesekkur ederek almamak ayip sayiliyor Mogolistan’da. Her seyi yiyor, elimizdeki yiyeceklerin de hepsini veriyoruz ; meger uzun uzun ne yiyecegiz diye dusunmeye gerek yokmus. Vermek bir kayip degil burada, tipki catkapi bir yabancinin misafir olmasinin olagan sayilmasi, bir fazlalik, bir yuk olarak gorulmeyisi gibi.

Coplerimi camdan disari atmaya bile alisiyorum artik. Oncesinde birkac kez digerlerinin benimle dalga gecmesine aldirmadan coplerimi biriktiriyorum, ama arabadan inip de nereye atabilirim bunlari diye sorunca her seferinde saskin bir yuz ve «nereye istersen » cevabiyla karsilastigimdan durumu kabullenmek zorunda kaliyorum. Disari attigim her teneke kutu, her plastik sise icimi cizlatiyor.

Yanimda oturan Nono’yla birbirimizin ustune yatarak uyumayi bile basariyoruz. Nono yanlislikla ayagima her basisinda elimi sıkıyor; sonradan ogrencegim ki adettenmis. Nono bana iletisim bilgilerini veriyor, erkek kardesi Edirne’de okuyormus, hani böyle yakisikli, iyi bir tanidigin varsa diyor evlenmek istiyorum artik ben de.

Soforun karisi, Rusya Kizil tarafinda yasayan, ucuz mal almak uzere Cin yolunda olan tüccar kadinlar, bir erkek milli guresçi ve esi, bir kadin milli guresci(ki bu ustunde uyudugum bizim Nono oluyor), yerel kiyafetler icindeki yasli kadinlar, rapçi yedek sofor… Hepsi birbirinden neseli, biribirinden iyi.

Cok seviyorum şu yaklari (tüylü Mogol öküzleri). Sakin, yumusacik adimlari, ucsuz bucaksiz bozkirlarda amacsizca dolanislari…

Yurtlar, yaklar, atlar… Ruzgar ve gunes.

Susuzluk.

Varmisiz bile Ulanbatur’a.

 
Leave a comment

Posted by Eylül 17, 2011 in MATRUŞKA, SÜT VE BAL

 

MOGOLISTAN-1 zaman, yol ve ‘onlar’

Zamanin egilip bükülüp küçülüp sonunda yok oldugu noktadayim. Belki de henüz hic var olmadigi, dogmaya gebe oldugu.

Bir kesif mi zaman yoksa bir icat mi? Yoksa zamansizlik mi kesfedilen ya da icat edilen?

Ne garip “gezgin” olan benim, buraya sirf bir de buranin tozlu havasini solumak icin gelen; oysa bitmek bilmeyen yolculuklarda zaman “kaybeden” kucuk minibusun icini dolduran diger yirmi yolcudan hicbiri degil de yine benim. Her ne kadar ortbas etmeye calisiyorsam da minibusun “kalkmasi gerektigi saatten” varis saatine kadar surekli bir “kaybedis” icindeyim. Ne genel olarak “100 km yolu bes saatte gidis” meselesi ne de ayri ayri “yol olmamasi”, yolcularin icinde iki bucuk saat bekledikten sonra ancak arabanin motorunun calistirilmasi, her yarim saatte yolculardan birinin tuvalete gitmek ya da kusmak icin sofore seslenip minibusu durdurmasi meseleleri benden baska kimselerin beynine kucuk kucuk igneler batiriyor. Oysa en az “bir yere varma derdi olan” benim. Oysa benim sirf biraz savrulmak icin yolda olan… Ama bu sefer durum farkli, sadece ben degilim savrulan, cevremdeki her sey de savruluyor benimle beraber, minibús, kucagimda otuan cocuklar, çöp, kum… Ucusurken etrafta kendime sabit almaya alisik oldugum dunya da alenen ve hesaplanamaz bicimde hareket ediyor simdi.

Yok, ne yapsam etsem olmuyor, bu en iclerime kadar sizmis “zaman”i simdi burada ihtiyacim yok diye disari atamiyorum. Gunesin altinda “anlamsizca” iki saat boyunca tamir edilemeyecek bir arabanin tamir edilmesini bekleyip sonra neyse en iyisi siz gece baska bir arabaya binin denilmesini kabullenemiyorum. Hep bir durtme, hep bir rahatsizlik. Zamanin kitligi ve ihtimallerin coklugu dusuncelerini cikaramiyorum beynimin ince kivrimlarindan. Boyle pervasizca harcamak zamani… Ve ustelik butun bu durtuklemeler, rahatsizliklar sirasinda biliyorum ki haksizim; bu kadar zor kosullarda yasayan bu insanlarin yuzunde gulucuklerin eksik olmayisindan biliyorum haksiz oldugumu. Ayrilis-varis, yol, ev, is hepsi bana ait sözcükler; gorusu bu sözcüklerle parçalara bölünmüs olan benim. Benim bos zaman, is, yolculuk diye ayirdiklarim, yanimda oturanlar icin bir butun.

Kurcalayip parçalamadan, yasiyorlar.

Henuz siniri bile gecmemisken birkac kisi “Orada yol bile yok ki ne yapacaksiniz Mogolistan’da” diyor, “bir de garip, anlasilmaz bir dil konusuyorlar.” Gecen yaz bu sozlerin cok benzerlerini Karadag’dan Arnavutluk’a dogru ilerlerken isitmistim. Bu kadar benzer cumlerleri bu kadar ayni anlamlara gelecek sekilde bu kadar farkli cografyalarda duymak beni sasirtiyor. Ve acikcasi daha sonra benim kendi Arnavutluk gozlemlerin Karadaglilarin onyargilariyla oldukca ters dustugunu hatirlayarak bu sefer de benzer bir durumla karsi karsiya oldugumu dusunerek onumdeki yolculuk icin daha da cok hevesleniyorum…

Ama Mogolistan’da gercekten “yol” yok.

Öte yandan “Mogolistan’a gidecegim.” diye tutturmadan önce yasayabileceklerimi az çok kestirebilseydim eger, muhtemelen bu yolculuga daha bile erken cikar ya da heyecanimi dizginleyemez bu seyahate Mogolistan’dan baslardim.

Bu yol ve dil meselesi ilginc. Insanlar hangi noktada “biz-siz”e bolunuyor ve bu ayrimda kendilerini asagiya ya da yukariya yerlestiriyorlar? Yol bir gelismislik olcusu olarak ayiriyor bazen bizi bazense basitce uzakligin temsili oluyor: gidemedigin, gidemeyecegin, gitmenin hayalini bile kurmadigin, kuramayacagin yer senin yerin degil. Dilin yarattigi ayrimin ise belirginligi insanlarin anlama ve anlatilmayi ne derece dil yoluyla gerceklestirdiklerine bagli biraz, ne derece dille beraber diger ifade yollarina yoneldikleri-vucut dili, mimikler, ses tonlari, sezgi vb.- ayni zamanda da bir dili anlasilmaz gormekle, “ben bu dili anlayamiyorum” demenin yarattigi farka. Soz konusu olan dili bilmese bile, anadili disinda biir ya da birkac dille az cok hasir nesir olmus birinin, o yabanci dili konusani yabancilamasi ile hayatinda kendi dilinden baska bir dilin konusulduguna sahit ollmamis birinin yabancilamasi arazindaki farklilik.

Fakat sonra kendime donunce, bu yolculuk boyunca hissettigim hafif yabancilik hissini ne yolla ne de dille tam olarak aciklayamadigimi fark ettim; yolculuk halindeki ben uzerinde yaptigim arastirmanin sonucu ise ilginc. Kendi adima “yadirgama” hissini en cok temizlik kosullari ve yemek konusunda yasadigimi fark ettim; kucuk farkliliklardan bahsetmiyorum, fakat evin disindaki kapisi olmayan tuvaletler,

Sicak su ve sabunun olmayisi gibi, bir hafta boyunca sadece et, sut ve sekerlemelerle beslenmek gibi daha ciddi farkliliklar. Ote yandan, Mogolistan’i bir kenara birakip, ornegin Rusya seyahatime bakinca, bu iki konuda da bir yadirgamam soz konusu olmadigi hâlde genis anlamda “dil”in yine belli belirsiz bir yabancilik hissi verdigine karar verdim. Fakat burada bahsettigim dil, Rusca konusmamaktan ote, “dil” disinda diger iletisim kanallarinin da kapali oldugunu hissettigimden, burada bir yabanciya gulumsemenin cogu zaman pek absurd kacmasindan, bir soruya-anlasilmayan bir dilde sorulmus bile olsa- ifadesizce hic sorulmamiscasina basini cevirip gidebiliyor olmanin normal kabul edilmesinden, bir yabanciyla onemli bir isin olmaksizin iletisime gecmeye calismanin sacmaliginden ya da elbette tum bu gozlemler yanlis olabilecegi hâlde benim bunu kendi iletisim dili gecmisimle bunu bu sekilde algilamam.

Ote yandan bu yabancilik hissiyle her yuzlesmede de “benim aliskin oldugum …” un un tanimi genisliyor, degisiyor. “Zaman”la herkes daha az yabanci…

 
5 Comments

Posted by Eylül 16, 2011 in MATRUŞKA

 
 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.